Osman Nuri Topbaş Hocaefendi yine çok güzel bir makaleye imza atmış. Makaleden birkaç alıntı:
Hak
dostlarından Hüdâyî Hazretleri; koparmak için uzandığı bütün çiçeklerin kendi
dillerince Hakk’ı tesbîh ettiklerini işitmiş ve hiçbirini koparmaya kıyamamış,
neticede üstâdına ancak, sapı kırılmış olduğu için zikri bitmiş bulunan bir
çiçeği takdim edebilmiştir.
Yani
kâinattaki ilâhî nizam gereği, insanlar
ve cinlerin dışındaki canlılardan zikri bitenin, ömrü de biter. Bu demektir ki,
Allah Teâlâ’nın yarattığı bütün canlılar için hakîkî hayat; zikrin feyiz ve
bereketiyle geçen hayattır. Dolayısıyla Allâh’ı unutan bir kalp, zâhiren yaşıyor olsa da, hakîkatte ölü
demektir. Zikrin, kalpler üzerindeki bu hayâtî ehemmiyetine dâir, Sâmi
Efendi Hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
“Hakîkî hayat sahibi, ancak kalbi diri olan kimsedir. Çünkü
kalp, Beytullah’tır (nazargâh-ı ilâhîdir). Orada Allah muhabbeti ve zikri
yoksa, o kalp ölüdür…”3
Gaflet
ve kasvete müptelâ bir kalbin en tesirli ilâcı, “zikrullah”tır. Nitekim
âyet-i kerîmede:
“...Bilesiniz ki kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle itmi’nâna
(hakîkî huzûra) erer!” (er-Ra‘d, 28) buyrulmaktadır
--------
Allah
Teâlâ’yı zikretmekten maksat, kalben O’nunla beraber olabilmektir. Yani dil,
Hakk’ın esmâsını telâffuzla meşgulken, gönül de bütün dikkatini Cenâb-ı
Hakk’a teksif etmelidir. Zikrin feyz ve bereketine nâil olabilmek için; dilin
söylediğini, gönül dili de tasdik ederek bunu dâimî bir şuur ve idrâk hâline
getirmelidir.
Bu
hâle ulaşan Hak âşıklarını, artık hiçbir fânî, nefsânî ve dünyevî meşgale
Allah’tan uzaklaştıramaz. Bu yüzden, değil zikir esnâsında Allah’tan gâfil
kalmak, dünyevî meşgaleler esnâsında dahî gönlü Allâh’a verebilmek, halk
içindeyken bile kalben Hak’la beraber olabilmek, her mü’minin gönül ufkunda
bulunması gereken ulvî bir hedeftir
--
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bu
hakîkati şöyle ifâde buyurmuşlardır:
“Vakitlerimizi
dâimâ Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye harcamalıyız. Alışveriş bile olsa, yüce
şerîate uygun olarak yapılan her iş, zikir kabûl edilir. O hâlde bütün hâl ve
hareketlerimizde şer’î hükümlere riâyet edelim ki, bunların hepsi zikir
sayılsın. Zira zikir, gafleti bertaraf etmektir. Ne zaman bütün fiillerimizde
İslâmî emir ve nehiylere uyarsak, işte o zaman emir ve nehiylerin sahibinden
gâfil kalmamış ve O’nu dâimâ zikretmiş oluruz.”
--
İbadetler,
belli bir zaman içinde edâ edilir ve biter. Lâkin kulluk dâimîdir. Bu
hakîkatten gâfil kalan bir insan; güçlü, sıhhatli, rahat ve emniyet içinde
olduğu zaman, kendini ihtiyaçsız görmeye, büyüklenmeye, duâ ve ibadet
vazifelerini ihmâl etmeye ve neticede Rabbini unutarak haddini aşmaya başlar.
Başı dara düştüğünde ise o mağrur tavrından eser kalmaz, âdeta ıslak bir kâğıt
gibi zayıflık ve acziyet içinde kalır.
Cenâb-ı
Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de insanoğlunun fıtratına ayna tutarak onun bu zaafını
şöyle beyan buyurmaktadır:
“Gemiye
bindikleri zaman, dîni yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allâh’a yalvarırlar.
Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allâh’a) ortak
koşmaktadırlar." (el-Ankebut,65)