11 Nisan 2013 Perşembe

Zikir

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi yine çok güzel bir makaleye imza atmış. Makaleden  birkaç alıntı:


Hak dostlarından Hüdâyî Hazretleri; koparmak için uzandığı bütün çiçeklerin kendi dillerince Hakk’ı tesbîh ettiklerini işitmiş ve hiçbirini koparmaya kıyamamış, neticede üstâdına ancak, sapı kırılmış olduğu için zikri bitmiş bulunan bir çiçeği takdim edebilmiştir.
Yani kâinattaki ilâhî nizam gereği, insanlar ve cinlerin dışındaki canlılardan zikri bitenin, ömrü de biter. Bu demektir ki, Allah Teâlâ’nın yarattığı bütün canlılar için hakîkî hayat; zikrin feyiz ve bereketiyle geçen hayattır. Dolayısıyla Allâh’ı unutan bir kalp, zâhiren yaşıyor olsa da, hakîkatte ölü demektir. Zikrin, kalpler üzerindeki bu hayâtî ehemmiyetine dâir, Sâmi Efendi Hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
“Hakîkî hayat sahibi, ancak kalbi diri olan kimsedir. Çünkü kalp, Beytullah’tır (nazargâh-ı ilâhîdir). Orada Allah muhabbeti ve zikri yoksa, o kalp ölüdür…”3
Gaflet ve kasvete müp­telâ bir kalbin en tesirli ilâcı, “zikrullah”tır. Nite­kim âyet-i kerîmede:
“...Bilesiniz ki kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle it­mi’nâna (hakîkî huzûra) erer!” (er-Ra‘d, 28) buyrulmaktadır
--------
Allah Teâlâ’yı zikretmekten maksat, kalben O’nunla beraber olabilmektir. Yani dil, Hakk’ın es­mâ­sını telâffuzla meşgulken, gönül de bütün dikkatini Cenâb-ı Hakk’a teksif etmelidir. Zikrin feyz ve bereketine nâil olabilmek için; dilin söylediğini, gönül dili de tasdik ederek bunu dâimî bir şuur ve idrâk hâline getirmelidir.
Bu hâle ulaşan Hak âşıklarını, artık hiçbir fânî, nefsânî ve dünyevî meşgale Allah’tan uzaklaştıramaz. Bu yüzden, değil zikir esnâsında Allah’tan gâfil kalmak, dünyevî meşgaleler esnâsında dahî gönlü Allâh’a verebilmek, halk içindeyken bile kalben Hak’la beraber olabilmek, her mü’minin gönül ufkunda bulunması gereken ulvî bir hedeftir
--
 İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bu hakîkati şöyle ifâde buyurmuşlardır:
“Vakitlerimizi dâ­i­mâ Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye harcamalıyız. Alış­veriş bile olsa, yüce şerîate uygun olarak yapılan her iş, zikir kabûl edilir. O hâlde bü­tün hâl ve hareketlerimizde şer’î hükümlere riâyet edelim ki, bunların hepsi zikir sayılsın. Zi­ra zikir, gafleti berta­raf etmektir. Ne zaman bütün fiillerimizde İs­lâ­mî emir ve nehiy­lere uyar­sak, işte o zaman emir ve nehiylerin sahi­binden gâfil kalma­mış ve O’nu dâimâ zikretmiş oluruz.” 
 --
İbadetler, belli bir zaman içinde edâ edilir ve biter. Lâkin kulluk dâimîdir. Bu hakîkatten gâfil kalan bir insan; güçlü, sıhhatli, rahat ve emniyet içinde olduğu zaman, kendini ihtiyaçsız görmeye, büyüklenmeye, duâ ve ibadet vazifelerini ihmâl etmeye ve neticede Rabbini unutarak haddini aşmaya başlar. Başı dara düştüğünde ise o mağrur tavrından eser kalmaz, âdeta ıslak bir kâğıt gibi zayıflık ve acziyet içinde kalır.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de insanoğlunun fıtratına ayna tutarak onun bu zaafını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Gemiye bindikleri zaman, dîni yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allâh’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allâh’a) ortak koşmaktadırlar." (el-Ankebut,65)